ÖNDEKİ MANYAK

 Aslında bu yazının ana konusu tek başına 5 gün diye gidilen tatilin nasıl 3 gün sürdüğüyle ilgili olacaktı.. Ta ki dönüş uçağını birbirine katana kadar.. Tatilin içeriğinden biraz bahsedeceğim tabi ki..  2021 yılında başıma gelen hastalık, kayıp ve türlü sıkıntılardan sonra dört senedir kaçamadığım İstanbul’dan her ne olursa olsun uzaklaşmak ve kaportayı yenilemek tek arzumdu. 


Destinasyon belliydi, yıllardır gittiğim ve havasına, suyuna, denizine kurban olduğum Bodrum’du. Aslında kalabileceğim bir sürü tanıdık vardı ama otelde kalıp yiyip içip güneşin altında malak gibi yatmak tek arzumdu. Ne birileriyle konuşmak ne de sabaha kadar eğlenmek istiyordum. Sadece sessizlikti isteğim.. 


Seçtiğim otel daha önce ailemle 2 defa gittiğim (biri 90’ların sonu diğeri 2000’ler) ve hatırladığım kadarıyla gayet şık, kaliteli, denizi akvaryum gibi olan beş yıldızlı bir oteldi. Fakat nereden bileyim ben o beş yıldızlı otelin yıldızlarının teker teker kayıp bir yıldıza düştüğünü.. O sessiz, insanların kitap okuduğu ya da okuyanları rahatsız etmemek için kısık sesle konuşan diğer insanların olduğu, arkada çok hafif bir müziğin çaldığı plaj gitmiş, yerine son ses cıstak cıstak tarz dediğimiz müziğin çaldığı, uzun donluların pistten kalkan uçak gibi hızlanıp hızlanıp göbek üstü denize atladığı, çocukların 500 metre ötede yatan annelerine çığlık çığlığa bağırıp ‘annnneeeaaaaağğğğğ baaaaak nasıl atlıyoruuuuum baaksanaaağğğğğ!!!!’ diye yıl sonu gösterisi yaptığı bir cehenneme dönmüştü.. 


Kalitesinin yemekleri için de geçerli olduğu, zengin ve lezzetli açık büfesiyle meşhur olan otelin restoranı daha doğrusu açık büfesi ise 4 çeşit yemek 3 çeşit salatayla sınırlandırılmış, biten yemeğin devamının olmadığı devlet yurdu yemekhanesine dönmüştü.. Hayaller kaliteli ve huzur dolu bir tatil gerçekler Gırgıriye’de Şenlik Var… 


Neyse efendim gelelim asıl mevzumuza.. El değiştirdiği için skandala imza atan otele en fazla 3 gün dayanabildim ve dönüş biletimi erkene aldırdım. Son gün evime dönecek olmanın haklı sevinciyle erkenden havalimanına gittim. Otelde bulamadığım sessizliği lounge’ta bulmak için girdim ve neyse ki sessiz sakin 1.5 saat geçirdim.. Beni bilenler bilir uçaklara karşı saygım sonsuzdur ancak kendilerinden biraz.. tamam tamam birazdan biraz daha fazla korkarım..Sarsmadan giderse benim için problem yoktur ama özellikle kalkışta ve inişte herhangi bir sarsıntı ya da motor sesinde herhangi bir değişiklik beni Hakk’ın rahmetine kavuşturmaya yeter de artar.. ‘İnişteyiz zaten tekrar niye gaz verdi bu? Tam tırmanırken gazı kesti! Ulan motor mu durdu yoksa?!’ gibi paranoyalarla geçer genelde yolculuklarım..Yine de kimseyi rahatsız etmeden sessiz sedasız, kimseye maydonoz olmadan kendi içimde yaşarım panik atağımı..Ancak bu sefer önümde oturan manyak yüzünden (evet bence manyak) uçak sakinlerine panik dolur birkaç dakika yaşattım..


Bodrum - İstanbul seferini yapacak olan çift koridorlu Airbus A 330 tipi uçağın kanat üstü cam kenarında yer bulabilmiş, daha önce aynı model uçakla Japonya’ya gittiğim için ‘Ulan bu Japonya’ya gitmiş uçak şuradan şuraya kalkmasıyla inmesi bir olur, hava boşluğu ne yapar buna bee’ rahatlığıyla oturdum koltuğuma. O kadar rahat ve mutluydum ki ciyak ciyak bağıran çocuk sesleri bile huzurumu bozamıyordu. Saat 13:25’te kalkış yaptık..İçimde tabi ufak da olsa bir ‘Koca alet nasıl da kalkıyor?’ hoplaması olsa da rahattım.. Tam gözümü kapatıp uyku moduna geçiyordum ki önümdeki manyağın ‘Aman Allahım yangın!!! Yangın başladı!’ demesiyle önce gözümü zınkkk diye açtım sonra da ‘Hani nerede? Hani? Nerede yangın???? Bakar mısınıııızz!!! Yangın varmışşş!’ diyerek 16 C’den sonrasını adeta Meksika dalgası gibi dehşete kaptırdım, adeta uçağın dehşet amigosu oldum. Bir yandan ciyaklayan çocuklar, diğer yanda bağırıp çağıran kadınlar, öteki tarafta ‘kaptanların haberi yok mu yaaaa?’ diyen soğukkanlı gözükmeye çalışan ama için için üç buçuk atan adamlar hep beraber 5 bin feete çıktık. Önden ve arkadan ani bir hamleyle müdahale eden kabin memurlarını kim dinliyordu? Kimse! Herkes yangın lafını ortaya atan o ilk kişinin sözüne yani benim ve öndeki manyağın sözüne bakıyordu ama ben manyağın söylediği yangının hala uçağın neresinde olduğunu görememiştim. Kabin amiri anonsla uçakta herhangi bir problemin olmadığını yerlerimizde oturmamız ve uçuşun keyfini çıkarmamız gerektiğin söylüyordu ancak ne mümkündü! Öndeki manyak fitili ateşlemiş ben de ortalığı karıştırmıştım..


Uçakta bir yangın dedikodusu almış başını gidiyordu ancak garip bir şekilde öndeki manyak gayet sakin bir şekilde camdan dışarı, aşağı doğru bakıyordu ve sadece 'ahh ahh vahh vahh' diyordu.. Anlamıştım.. Yangın kesin sol motorda çıkmıştı.. Hemen kemerimi çözdüm ikili koltuğun arasından yarı belime kadar öndeki manyağın oraya doğru sarktım..Yangının yerini tespit etmeliydim ki gerekirse kokpitin kapısını yumruklayarak 'kaptaaaaaan soldan yanıyoruuuuz!' diye acil durum çağrısı yapabileydim..  ‘Hani’ dedim..’Neresi yanıyor? Gösterin de söyleyelim hemen insin’ 


Öndeki manyak şöyle çevirdi kafasını bana doğru.. ‘Ayyyy bakın bakın şurası işte şu ormanlık yer..’  Vücudumun yarısı önde yarısı arkada 90 derece vaziyette öyle duruyordum.. Motorun hizasında oturup yangın var diyen ama aslında yerdeki yangını kasteden manyağın söylediklerini anlamaya çalışıyordum... Öldürse miydim sabaha mı bıraksaydım? Uçaktan aşağı önce onu sonra kendimi mi atsaydım yoksa inince bagaj alım bandında bir saat boyunca durmadan döndürse miydim? Ne yapsaydım da öndeki manyaktan sinirimi çıkarsaydım? Ne mi yaptım? Önce 16 C ve arkasını tekrar bir Meksika dalgasıyla yangının uçakta değil ormanlık alanda çıktığıyla ilgili bilgilendirdim. Sonra inişe kadar öndeki manyağın kafasını uçaktan sallandırdığımı düşünerek yolculuğu sağ salim bitirdim..Bu yazıyı okuyorsan seni hiç unutmayacağım öndeki manyak.. Yazdım seni.. 

Yorumlar