JAPONYA GÜNLÜĞÜ BÖLÜM 6: OĞLAN BİZİM KIZ DA BİZİM !

Büyük gün…10 bin km öteden elimizde özel olarak dikilen gelinlik ve damatlık giydirilmiş oyuncak ayılarla geldiğimiz o kutlu gün… Ne giysek diye altı ay öncesinden kara kara düşünmeye başladığımız o meşhur gün… Tapınakta ‘şak..şak’ şeklinde sadece iki defa alkış yapmamız gerektiğine dair tembihlendiğimiz o muhteşem gün… Mübarek jetlag yüzünden bütün gece uyuyamayıp sabahın 7’sinde tam dalmak üzereyken 5.4 şiddetinde zangır zangır sallandırarak gelen o sarsıcı gün

‘Selaamun kavleeen!’ diye insanı imana getirerek yataktan fırlatan bir sesle geldi önce sonra bir güzel silkeledi. Adeta ‘Kalk be kızım bugün düğününüz var ne uykusu bu!!!’ der gibi sarstı. Fakat Japonya’da depreme yakalanmak öyle garip bir duygu ki korkuyorsunuz ama hiç endişelenmiyorsunuz. Beynim sallantının ikinci üçüncü saniyesinde ‘Japonya yahu burası’ diye algıladı ve üzerime, bir şey yıkılmayacağının neredeyse yüzde yüz garantisiyle bir rahatlama geldi. Tabii biz yine de geleneklerimizden ödün vermeyerek don paça koridora çıkıp görevlilere ‘deprem oldu ulaaan naaapalım’ diye anlatmaya çalışırken görevlilerin hiçbir şey olmamış gibi yere kadar eğilip selam vermeleriyle dumura uğradık ve ‘iyi bari kahvaltıya inelim’ diyerek giyinmek üzere odamıza geri döndük. 

Kahvaltımızı edip, deprem muhabbeti yapıp, düğün moduna geçip, kıyafetlerimizi hazırlayıp çıkmamız için sadece 2 saatimiz vardı. Düğünde nasıl olsa bol bol yerim düşüncesiyle bir kruvasan, azıcık çilek reçeli ve bir fincan kahveyle kahvaltımı bitirip hemen odaya çıktım. Odanın fotoğrafını önce buraya koymayı düşündüm ancak ailem utançtan kimsenin yüzüne bakamaz diye vazgeçtim. Zira oda şu haldeydi: parmak arası terliğin teki sifonun üstünde, makyaj kutusu ağzı açık şekilde yatağın altına girmiş, pijamanın altı yastığın yanıbaşında, düğün kıyafetinin kılıfı televizyonu kaplamış halde… Program kabaca şöyle: saat 10’da otobüste olacağız, tapınağa gideceğiz, önce saçlar yapılacak, sonra giyinip törenin olduğu alana geçeceğiz.. Ben aşırı akıllı, zeka taşması yaşayan bir yaratık olduğum için vakit kaybetmemek adına saçım nasıl olsa yapılmadan önce orada yıkanacak diye düşünüp suya sabuna dokunmadan kıyafetimi, makyaj malzemelerimi ve sifonun üstündeki parmak arası terliğimi alıp otobüse yerleştim. Diğer gelenlere de ‘bakın ben nasıl da erkenden gelip oturdum’ diye hava atan bakışlarla gülümsemeyi de ihmal etmedim. 

Yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuktan sonra içinde tapınakların ve yemek salonuyla giyinme odalarını içeren binanın olduğu kocamaaaan bahçeye giriş yaptık. Yıkanmamış saçlarım, uykusuz beynim, deprem yemiş bünyem ve elimde kıyafetim ve aksesuarlarımın olduğu çantayla bir assolist edasında giriş yaptım. Sevgili gelinimiz -ki artık kız kardeşim oldu kendisi- Midori’nin ailesi gayet sıcak bir selamlamayla yerlere kadar eğilerek karşıladı bizi. ‘Aman efendim olmaz ben daha fazla eğileceğim’ derken oracıkta L4 L5 diskini de attırıverdim. (bkz. Japonla selamlaşayım derken bel kayması yaşayan insanlar) İki görevlinin yardımıyla doğrulduktan sonra kahve içip saç sıramızın gelmesini 
beklemek üzere lobiye kurulduk. Adamlar organizasyonu öyle müthiş yapmışlar ki (buradan Cem ve Midori’ye ayrıca teşekkürler) ’Sadullah bey 3 saattir bekliyorum. Benim topuzumu ne zaman hallediceksiniz?’ gibi gerilimler yaşamıyorsunuz. Adımız okunduktan sonra kıyafetimi, saçıma konduracağım şapkamı ve makyaj malzemelerimi de alarak odaya doğru uzun koridorda yürümeye başladım. İçeri girdiğimizde kafein eksikliğinden halüsinasyon gördüğümü sandım. Zira 30 derecenin üstü sıcaklıkta bir oda, yan yana oturmuş kadınlar, karşılarında kaş almak için kullanılan ufak aynalar ve bendeki ‘anaaaa saç yıkama yeri yok!’ bakışı… Kısa saçlarımın ahengine güvenip oturdum koltuğa. Sevimli ötesi kuaför ablaya beden dilimle ‘Güzel ablacım ben saçımı yıkamadım. Allah beni bildiği gibi yapsın. Sen ustalığını konuştur, saçımı şekle sok, aha bu şapkayı da bu kafaya kondur’ dedikten sonra iki bigudiyle kıvrılıp üç tane tel tokayla kafama kondurulan şapkayla paravanın arka tarafına geçtim. 45 derece hissedilen sıcaklıkta kıyafetimi giydim ve bir mucize gibi odadan çıkıp makyaj odasına götürüldüm. Makyajı da hallettikten sonra sanki 3 gün 3 gece yıkanmışım gibi bir havayla, ve Midori’nin adına gönderme yapan yeşil elbisem ve yeşil şapkamla kız tarafının süzen gözleri arasında lobiye geri döndüm. (Midori yeşil demek) 


Herkes hazırlandıktan sonra törenin ilk aşamasına başlamak üzere gelip bizi aldılar. Uzun koridorlardan geçip bir kat yukarı çıkıp sonra tekrar uzun koridorlardan geçtikten sonra 4 tane uzun masanın olduğu bir odaya girdik. Cem ve Midori kendilerine ayrılmış masada oturmuş gelenleri selamlarken Midori’nin başındaki dört katlı pasta gibi duran geleneksel Japon duvağını görünce ürkmedim desem yalan olur. Sadece aile üyelerinin alındığı odada herkes yerine yerleştikten sonra gelin ve damadın anne babası ortaya çıkıp kısa bir konuşmadan sonra aile üyelerini sırayla karşı tarafa tanıttı. Sıra bana gelince ayağa kalktım ama L4 ve L5’imi düşünerek yerlere kadar eğilmeden sadece kafamı eğerek selam verdim ve saçlarım tertemizmiş gibi gülücük atıp yerime oturdum. Yarım saatlik tanışma faslı ve karşılıklı olarak birbirimizi süzme kısmından sonra 10 dakikalık ihtiyaç molası verildi. Çünkü asıl mevzuu bundan sonra başlayacaktı… 





Yorumlar