MİNİK JAPON BALIĞIM



5 günlük seyahati 10 bölüm olarak anlattığım Japonya maceramı herhalde çoğunuz biliyorsunuz. Tapınaklarda rahiplerden ‘Allah kabul etsin ama instagram’da story atıcaz kardeşim’ diye ’görüntü alma’ fırçası yememi, koca bir salon dolusu Japon’a damat halayı öğretmemi, anadan üryan şekilde Japon teyzelerle kaplıcaya girmemi ve daha birçok olayı daha dün olmuş gibi anımsayıp ortamlarda anlatırken, meşhur düğünün başrol oyuncuları Cem ve Midori bebek müjdesi patlatıverdi!

İnsanların sevişmelerini ve bu icraattan ufacık, sevimli bir meyve çıkarmalarını şiddetle destekliyordum ama ben Japonya seyahatinin ekmeğini daha yemeğe devam ederken iki santimlik fasulyenin halası olacak olmam kendimi bir kuple yaşlı hissetmeme neden olmuştu. Zira 10 ve 8 sene önce teyze olmuş, ‘teyze’ denmesini son birkaç senedir sindirmişken şimdi ‘hala’ olmak ne bileyim biraz şeydi.. Ama olmuştu artık bir kere. Yaklaşık 8 ay sonra ultrasonda barbunya kadar gözüken zamanla insana dönüşecek olan miniğin halası olacaktım. 

Midori’nin hamilelik süreci çoğunlukla rahat, ara ara bulantılı, sonlara doğru el ayak şişmeli şekilde geçti. Hali hazırda aşırı zayıf olan Midori hamileliğin ilk 4-5 ayında bira göbeği yapmış, son aylarda ise leblebi yutmuş kurtçuk gibi oldu. Bebek annesini bol bol tekmeledi, bizler elimizi göbeğe koyup bebekle iletişim kurmaya çalıştık, 7. ayda 800 yıllık geleneğimize uyarak babyshower denilen doğmamış çocuğa don biçme partisi düzenledik, son 15 günde ise artık işin ciddiye bindiğini anlayıp kızımızın trafiğe takılmadan gelmesini beklemeye başladık. Doktorun ‘Eylül’ün ortalarında’ dediği doğum öyle güzel bir tarihte olmalıydı ki ne babaannesinin ne de halasının doğum gününü perdelemeliydi. Eylül’ün 7’si ile 20’si arası orta bir tarihte doğmalıydı, Pazartesi gününe denk gelmemeliydi çünkü halası genelde Pazartesileri geç saatlere kadar çalışıyordu, ama Salı günleri uygundu. Akşam saati gelse fena olmazdı, gündüz hastane kalabalığında beklemek daha da gererdi..derken Eylül’ün Salı’ya denk gelen 11. gününün akşam saatlerinde Midori’nin kanamasının ve hafif hafif sancılarının başladığı haberiyle üstüme ne geçirdiğimi bilemeden yola çıktım. Önce bebeğin babaannesi olan halamı almaya gittim. Hastane için tüm çantalar günler öncesinden hazırlanmıştı. Doğum sonrası annenin geceliği, bebeğin kıyafetleri, bebeğin hastaneden çıkarken giyeceği elbisesi, ana kucağı, ziyarete gelecek olanlar için çikolata, anı defteri ve en önemlisi.. hastane odasının kapısına asılacak olan, üzerinde ‘hoşgeldin bebeğim’ yazan kapı süsü. Günün yorgunluğundan mı yoksa birkaç saat içinde hala olacağımın heyecanından mıdır nedir doğumun olmazsa olmazıymış gibi kapı süsüne yapıştım. Diğerlerini unutsak da olurdu ama o kapı süsünü hastaneye yetiştirecektik. Çünkü o kadar uğraşıp bebeğin adının olduğu harfleri yamuk yumuk da olsa bizzat ellerimle yapıştırmıştım. O kapı süsü benim çocuğum gibiydi artık. 

Direksiyonda müstakbel dede, yanında müstakbel babaanne, arkada müstakbel hala ve halanın kucağında müstakbel kapı süsü olarak yola koyulduk. Yola çıkmıştık ki araba, lastik basıncı düşük diye uyarı verince önce benzinciye girdik. Bebeğin şerefine depoyu fulledik, lastik istasyonuna çekip havayı bastık ve yola koyulduk derken bu sefer müstakbel dedemiz tamirde olan telefonunu almayı unuttuğunu hatırladı. Midori hastanede bebeği çıkartmaya çalışıyordu, ben kucağımdan indirmediğim kapı süsünü yetiştirebilmenin endişesini taşıyordum, dede telefonun derdine düşmüştü, halam ise içinden sanırım ‘başlarım senin telefonuna!!’ demek istiyordu ama sessiz kalmayı tercih ediyordu. 

Benzin alma, lastikleri şişirme, yanlış yola sapma, 10 km öteden telefonu almak üzere geri dönme, telefoncu açıktır umarım diye dua etme, en sonunda telefonu alıp yola tekrar koyulma derken yarım saatte gidebileceğimiz hastaneye 1 saat 10 dakikada vardık. Hayır bir şey değil kapı süsü eskiyecek benim derdim o. Elimizdeki eşyalarla hastaneye hızlı bir giriş yaptıktan sonra danışmadan oda numarasını öğrenip hemen çıktık. Sağlı sollu tüm odalarda mavili pembeli kapı süsleri asılıydı; Hoşgeldin Alp, Derin geldi, Mehmetcan doğdu, İdil bu odada.. Bir tek 105 numaralı odanın kapısı boştu. Ama birazdan alemlerin halası o kapıya o süsü asacaktı! İçeriden hiç ses gelmiyordu. Acaba biz gelene kadar bebek doğdu da yemeğini yiyip uyudu mu diye düşündük ve yavaşça kapıyı tıklatıp içeri doğru bir adım atmıştık ki müstakbel baba Cem’in bizi ‘kapatıyoruz kardeşim’ diyen esnaf edasında kovalaması bir oldu. Bebek henüz gelmemişti, gelmeye de pek niyeti yoktu aslında. Midori’nin çok sancısı vardı ve haklı olarak odada bu haltı yediği kişiden başkasının olmasını istemiyordu. Birkaç saniye görebildiğim kadarıyla Midori yatağın üzerinde şekilden şekile giriyor ve muhtemelen Japonca ‘insan insana bunu yapar mı be kardeşim?!’ şeklinde söyleniyordu. Halamla eşyaları kenara bıraktık ve şaşkın bir halde elimizde kapı süsüyle dışarı çıktık. 

Kafamızda deli sorular vardı. Gece yarısına yaklaşık 3 saat kalmıştı. Bebek ayın 11’inde mi gelecekti yoksa saat 12’yi geçirip 12’sinde mi gelecekti? Bu çocuklar bizi odadan kovalamıştı, acaba bebek gelince onu da göstermeyecekler miydi? Midori’nin çektiği sancı suni sancı mıydı organik sancı mıydı? Ve tabi kapı süsünü şimdi mi asmalıydık bebek doğduktan sonra mı asmalıydık? Elimizde kapı süsüyle koridorda 2 tur attıktan sonra bu muhteşem eseri kapıya asmaya karar verdik. New York Metropolitan Müzesi’ne eserini asan sanatçı havasıyla kapının tam ortasına taktık süsü. Diğerlerine göre küçük olabilirdi, kızımızın ismi yamuk yapıştırılmış olabilirdi ama kendine has bir karakteri vardı. Bu kapı süsünü gören herkes bu bebeğin yakınlarının sanatla uğraştığını mutlaka anlardı. Arada belki ‘harfleri ne biçim yapıştırmış beceriksiz’ diyen çıkardı ama eleştirisiz sanat olmazdı ve buna da göz yumacaktık. 

Muhteşem sanat eserimizi kapıya astıktan sonra koridorun başında servis hemşiresinin durduğu bankonun yanına gittik. Doğumla ilgili sorular sorarken, acelesi olduğunu tahmin ettiğim bir hanımefendi geldi ve hemşireye ‘105 numaralı oda hangisi? Bulamıyorum!’ diye sordu. ‘Aaa bizimkilerin odasııı!’ diye ayarsız bir neşe içinde cevap verdikten sonra kendisinin Midori’nin doktoru olduğunu ve tam ortaya yapıştırdığımız kapı süsü sebebiyle kapı numarasını göremediğini anladık. Doktor hanım önde biz halamla arkasında yürürken kapı süsüyle bizim hiçbir alakamız yokmuş gibi hatta kapı süsü diye bir kavramdan dahi haberimiz yokmuş gibi davranarak kapının önüne geldik. Ben tam ‘Allah Allah hangi gerizekalı asmış bunu buraya?’ diyecekken doktor hanım ‘Bunu buradan alalım şimdi, doğumdan sonra asarsınız’ diyerek kapı süsümüzü yeniden elimize tutuşturdu. Sağlı sollu viyaklamaların geldiği koridorda elimizde tekrar kapı süsüyle, bebeğin durumundan bihaber kalakaldık. Yarım saate yakın odanın önünde bekledikten sonra görevlilerden biri elimizdeki süsü gördü ve ‘Bunu neden asmıyorsunuz?’ diye sordu. Sebebini söyleyince elimizden kapı süsünü aldı, kapıya tekrar astı, oda numarası gözükecek şekilde süsü tek hamleyle yana kaydırdı ve ‘Sonra ortalarsınız’ diyip gözden kayboldu. Kadın adeta bir süper kahraman gibi geldi, halletti ve gitti. 

Halamla birbirimize ‘Heyecandan düşünemedik herhalde. Yoksa yüksek iq bizde genetik’ dercesine baktıktan sonra, bir şeyler içip heyecanı bir nebze olsun atmak üzere bir kat aşağı, cafeye indik. İnmeden önce son derece nazik ve düşünceli olan hemşire bize ‘Danışmadan ‘11012’yi arayıp durumu öğrenebilirsiniz.’ demişti. Lakin ben daha birinci basamakta numarayı unuttuğum için 15’ er dakika arayla totalde 7 kere yukarı çıkarak günlük adım hedefime ulaştım. 

Bebek çıkmakla çıkmamak arasında kararsız kalmış olacak ki Midori’ye suni sancı vererek doğumu hızlandırmaya çalıştılar ve ben 7. çıkışımın sonunda hemşirenin ‘Az önce doğumhaneye aldılar. Siz çıkmayın biz haber veririz’ demesiyle kendimi biraz da olsa angut hissettim. Hemşire muhtemelen servisteki nöbetçi arkadaşlarına ‘Bir tane eksik akıllı var, daha üçüncü saniyede servisin numarasını unuttuğu için 7 kere çıkıp indi’ diye anlatmıştır. Ha bu benim umrumda mıydı? Elbette değildi. Zira sorumlu olduğum 3 şey vardı; heyecandan bir şey olmasın diye sakin tutmaya çalıştığım halam, eniştem ve toz bile konsa olay çıkartacağım kapı süsü. 

Doğumhaneye gittiklerini öğrendikten sonra 15-20 dakika kadar bir süre geçmişti ve ben 8. kez yukarı çıkacaktım ki danışmadan biri gelip ‘Hayırlı olsun’ dedikten sonra ağlaşmalar, ailenin geri kalanına haber vermeler, birbirimize sarılmalar derken birdenbire aklımıza en önemli mevzu geldi: ’Hadi hemen odayı süsleyelim!’ Aldığımız habere göre anne de bebek de hatta baba da gayet sağlıklıydı. Tüm bunları öğrenmiş olmanın sevinci ve rahatlığıyla paldır küldür odaya çıkarken aklımda tek bir şey vardı; O yana kaydırılmış, ittirilmiş, örselenmiş kapı süsünü herkese göstere göstere tam ortaya getirmek! Bu hareketle bir bakıma doktora meydan okuyacaktım. Tamam sen 9 ay boyunca, annesinin bu bebeği sağlıkla dünyaya getirebilmesi için emek vermiştin ama ben de halaydım! Ben de bu bebek için kendimi mental olarak halalığa hazırlamış, bebeğe tulumlar almış, mantığını hâlâ anlamadığım baby shower partisine katılmış ve en önemlisi kapı süsüne bebeğin adını yazmıştım! Bebek artık dünyaya gelmişti ve o kapı süsü tam ortaya getirilecekti! Tüm bu düşüncelerle hedefe kitlenmiş bir şekilde ilerlerken hiç beklemediğim bir şey oldu. Uzaklardan bir ‘ıngaaaa’ sesi ve ‘Koşun koşun bebeği getirdiler’ cümlesi kapı süsünü ve diğer her şeyi önemsiz kıldı. Zira minik Japon balığım Miray’ı ilk gördüğüm andan itibaren kalbime bir aşk, üzerime bir halalık çöktü. Halam babaanneliğin keyfini çıkarır oldu. Midori mükemmel anneliğe adım attı. Cem’in Miray’ı nerdeyse bir emzirmediği kaldı (öyle ilgili), ben Miray’ı görmeye gitmek için türlü türlü bahaneler uydurur oldum ve birkaç gün önce birinci ayını deviren Miray da böğrümde kıpırtısız 2 saat uyuyabilmesiyle meşhur oldu. Kapı süsü mü? Amaaaan boşverin gitsin. 


Not: Neden Japonca bir isim konmadı diye merak edecek olursanız, Miray aynı zamanda Japonca’da ‘gelecek’ demekmiş. 

Yorumlar