JAPONYA GÜNLÜĞÜ FİNAL: BEN EVE DÖNMEK İSTEMİYORUM!!!

Kyoto’daki -ve maalesef Japonya’daki- son sabahımızda kahvaltımızı yaptıktan sonra (yazar burada hüzünlenerek çektiği fotoğraflara bakıyor) minik otobüsümüze yerleştik ve programdaki ufak bir değişiklikten sonra benim ‘kırmızı terlikli tapınak’ dediğim bir tapınağa gittik. Böyle dememdeki sebep girişte ayakkabılarımızı çıkarıp kadınlı erkekli, kırmızı ev oturması tarzı terlikleri ayağımıza geçirmemizden kaynaklanıyor. Tapınağın içini, tavandaki muhteşem ejderha figürlerini, olağanüstü zen bahçelerini gördükten sonra ‘Bir Geyşanın Anıları’ kitabının (filmi de çekilmişti) geçtiği sokağı gezdik. Benden geyşa olmaz ama o sokakta yaşamak isterdim. Zira minik minik, iki katlı evler, pırıl pırıl sokaklar, huzurlu bir atmosfer, ne ararsan var. (kitabı okumayanlara mutlaka tavsiye ederim, en azından filmini seyredin) 
30 derece sıcaklıkta ve yüzde 87 nemle (evet bu ülkenin tek olumsuz tarafı iklim koşulları) sessiz sakin Kyoto sokaklarını gezip, biraz rampa çıktıktan sonra -maalesef- son öğle yemeğimizi alacağımız İtalyan restoranına geldik. Japonya’da İtalyan restoranı deyince aklınıza 8 dilim pizza, koca tabak spagetti, büyük bir çanak risotto, devasa bir tiramisu gelmesin. Önden, marine edilmiş çiğ sebzeler geldi ki içlerinde en sevdiğim bamya oldu. Ardında ravioli, et ve son olarak yeşil çaylı cheesecake geldi ama tatlı değildi o ayrı bir tartışma konusu… 

Restorandan çıktıktan sonra artık dönüşe geçtik ve bizi tren istasyonuna bırakan minik otobüsümüzün beyaz eldivenli minik şoförüyle vedalaşarak trene bindik. Tokyo’ya yaklaşık 2 saat 20 dakika sürecek yolculuğumuz öncesi Kazu’yu Fuji’den geçerken beni uyandırması konusunda çalar saat gibi kurduktan sonra uykuya geçtim ve Kazu’nun beni dürtmesine gerek kalmadan tam saatinde gözümü açtım. 1 dakika sonra ise muhteşem heybetiyle, ifade edilemeyecek güzellikteki manzarasıyla Fuji Yanardağı karşımdaydı. Benim Japon kardeşlerim alışmış tabii Fuji’yi görmeye, herkes önünde kitap ya da laptop ile uğraşırken biz sadece filmlerde, belgesellerde gördüğümüz Fuji’yi dünya gözüyle görebilmiş olmanın sevinciyle yapıştırdık suratlarımızı camlara ve Fuji gözden kaybolana kadar bakmaya devam ettik. 

Tokyo’ya geldikten sonra hava yavaş yavaş kararmak üzereydi. İlk geldiğimiz gün bizi karşılayıp gezdiren ve üzerinde ‘wedding group’ yazan minik otobüsümüz istasyonun çıkışında bizi bekliyordu. Çok fazla gezemediğimiz ama gördüğümüz kadarıyla hayran kaldığımız Tokyo ile vedalaşıp Narita’ya havalimanına doğru yola çıktık. Havalimanına gidinceye kadar aklımda sadece Japonya ile ilgili detaylar varken havalimanına geldiğimizde acı gerçekle karşılaştım. Hem Japonya’dan ayrılıyordum hem de 11 saat sürecek uçak işkencesine maruz kalacaktım! Muhteşem fizik bilgimle ‘şimdi biz dünyanın dönül yönüyle aynı yönde gideceğiz, o zaman kesin daha kısa sürer, 9 saatte İstanbul’dayız’ diye kendimi avuturken, yolculuğun 12 saat 15 dakika süreceğini öğrendiğimde kısa süreli inme geçirdim. Bu sefer ‘dönüşte uçak boş olur yata yata giderim’ diye kendimi teselli etmeye çalışırken uçakta boş yer olmadığını öğrenmemle elim ayağım tutmamaya başladı. Yapacak bir şey yok diyip kaderime razı olarak oturdum koltuğuma. İki kişilik koltukta koridor tarafında oturmamın avantajını kullanırım diye düşünüp yanımda oturan Japon hanım kızımıza hayırlı yolculuklar dileyerek yasladım başımı ve Japonya saatine göre 22:30’da havalandık. 

Yolculuk süresince uyku ilacı almama rağmen uyuyamadığım için uçağın içinde dolaşmaya çıktım. Servis bölümünde hazırlık yapan host arkadaşa bir selam vereyim dedim. Sonra kendisinden su rica ettim. Sonra kek rica ettim. Sonra laf lafı açtı. Host arkadaş psikolog olduğumu öğrenince beni acil çıkış kapısının oraya oturtup başladı derdini anlatmaya. Artık nasıl güzel dinlediysem ‘ben size bir votka vişne hazırlayayım, bir de business class’tan çerez getireyim’ dedi. Muhabbeti gören bir başka Türk yolcu da gelince uçağı bara çevirmiş oldum. Bizim gruptan uyumayanlara çerez ve votka götürdüm. Kuyruk tarafındaki servis alanına geçip 5-6 paket kek alıp ön tarafa bizim bara getirdim. Sanki babamın uçağıymış gibi host arkadaşla ve tüm hayatını öğrenip adını öğrenmediğim yolcuyla birlikte sohbet muhabbet eşliğinde uçuşun 5 saatini yemiş olduk. Alkolün rahatlatıcı etkisinden mi, aşırı stresten sonra çöken rehavetten mi bilinmez, yol arkadaşlarımı barda bırakıp koltuğuma geçip sızmışım. Sızmaktan kastım 1 saat. Gözümü açıp önümdeki ekrandan haritaya bakınca Rusya hava sahasında olduğumuzu gördüm. Pencereden bakınca ise karanlık gökyüzünün ileride kutup dairesine doğru aydınlandığını ve güneşin doğmak üzere olduğunu görünce üzerime garip bir duygusallık çöktü. Bu rehavet ve duygusallıkla başımı tekrar yaslayıp uykuya dalabildim. 

İstanbul’a indiğimizde saat sabahın 4.30’uydu. Daha uçaktan inip terminale girer girmez pasaport kuyruğunu görünce dırdırcı teyzeler gibi söylenmeye başladım: ‘kardeşim bu nasıl bir rezalet yaa! Japonya’da hiç böyle değil bu işler. Evet ben Japonya’dan geliyorum, evet bakın ben!’ Görmemiş, Japonya’ya gitmiş, tutmuş sabahın 4’ünde havalimanında ukalalık yapmış. Valizlerimizi alıp, duty free’yi sömürdükten sonra bizi bekleyen aracımıza binip, çarpık çarpık kentleşmiş, sokakları çöp dolu İstanbul yollarında eve doğru yola koyulduk. 5 gün önce ‘ben gitmek istemiyorum, ben yatağımı özledim’ diye içten içe ağlaşan ben, 5 gün sonra geldiğim yeri beğenmeyerek rekorlar kitabına girmeye hak kazandım.

Son olarak, 20 kişilik ailemizle gittiğimiz Japonya'dan 40 kişilik kocaman bir aile olup döndük... Ha bu arada dünyanın dönüş yönünde gidince yolculuk daha uzun sürermiş :)




                                                                    -SON-

*Bu yazı dizisinde tabii ki biraz abartı olacaktı. Kesinlikle aç kalmadık :) 





Bitirirken,

Birbirlerini bulup, hayatlarını birleştirme kararları aldıkları ve bu vesileyle görmek istediğim ülkeler arasında değilken, şimdi her hafta gidebileceğim ülkeler arasında girmiş olan Japonya’yı görmemi ve ayrıca harika bir düğün organizasyonuna imza atıp Japonlara damat halayı oynatmamızı sağlayan Midori ve Cem Kıbrıslı’ya

Bu eksiksiz ve muazzam yolculuğu organize edip hayatımın en güzel günlerini geçirmemi sağlayan Gülşen ve Can Kıbrıslı’ya

Japonya’daki her türlü esprime, geyik muhabbetime katılmaya çalışıp bizi gezdiren, elinden geldiğince anlatan Kazuko Murakami’ye

Geziyi eğlenceli hale getiren, ‘yine bu grup, başka yere gidelim’ dedirtecek kadar her şeye uyumlu olan ‘wedding group’ elemanlarına

Ve gittiğimiz her yerde güler yüzle ve yerlere eğilerek karşılayan tüm Japonlara 

Çok teşekkür ederim, iyi ki varsınız. 

Başka bir macerada görüşmek üzere… 




Yorumlar

  1. Merve ne güzel anlatmışsın kızım Japonya dönüşü uçak yolculuğunu!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder