Facebook’ta canlı yayın yapmaya çalışırken rahipler tarafından apar topar çıkarıldığım tapınağa ‘ülen kıçıkırık bir tapınak yapmışsınız neyin tribindesiniz?’ diye kızıp söylene söylene minik otobüsümüze gittim. Bize verilen 10 dakikada kendisini tekerlekli sandalye ile taşımamız mümkün olmadığı için yanımıza almadığımız babaannem ayrı söylenirken ben de rahiplere ayrı giydirdim. Açlığın ve uykusuzluğun ve en önemlisi millete göstercem derken adamlara yapmış olduğum ayıbın farkındalığının vermiş olduğu asabiyetle dayadım kafamı cama. Wedding group’un diğer neşeli elemanları da geldikten sonra Kazu’nun ‘şimdi otele gidip bavullarımızı bırakacağız ve öğle yemeği için çok güzel bir restorana gideceğiz, üstelik sadece bize kapattılar restoranı ve menüde makarna var’ demesiyle bir keyiflendim, bir enerik oldum, bir güzellik geldi üstüme. Makarnanın hayaliyle önce gittik otelimize. Tek arabanın geçeceği bir sokakta, dışarıdan bakıldığında tek katlı klasik Japon tarzında gibi gözüken ama içeri girince ‘wooooaaaaaa’ dedirten otelemize (Mitsui Garden Hotel Kyoto Shizo) giriş yaptık ama fazla kalmadan sadece bavullarımızı bırakıp otobüse geri döndük. Adamların hakkaten bize kapatmış olduğu (sadece 1 saatlik) restorana giriş yaptık. Kazu başladı menüyü okumaya: sebze tempura, sashimi, beef, MAKARNA, sushi, tofu….
Makarna skandalını her güzelin bir kusuru olur diye sineye çektim. Kazu’ya da ‘sen İstanbul’a gelceksin o zaman görüşecez..’ diye hafif bir tehdit verdikten sonra Nishiki Market denilen bizim Kapalıçarşı’nın Japon versiyonu olan yere gittik. Kesin mesafeden emin olmamakla beraber yaklaşık 2 km uzunluğunda, kapalı, dar, iki tarafında yan yana minik minik dükkanların olduğu, yiyecekten, giyeceğe, geleneksel hediyelik eşyalardan modern sanat ürünlerine kadar geniş bir yelpazeye sahip bir yer burası. Pardon aşırı kalabalık bir yer! 13 kişiyle hem kaybolmadan hem de arada dükkanlara girip bir şeyler alarak gezmek olmuyormuş. Ya kaybolmayı göze alacaksınız ya da alışveriş yapmayacaksınız. Ben arada kaybolup arada alışveriş yaparak kendimi dengede tuttum.
Zaten fiyatları görünce alışveriş hevesiniz kaçıyor onu da belirtmeden geçemeyeceğim.
1.5 saatlik kapalıçarşı gezimizden sonra altın tapınak olarak bilinen Kinkakuji’ye doğru yola çıktık. İmparator Shogun dinlensin diye yapılmış olan bu tapınağın olduğu bölge anlatılmaz, yaşanır. Kocamaaan bir alanın içinde ağaçların arasında, gölün kenarında, sessizlikle beraber huzura rahatça kavuşulabilecek bir yer. İçinde dondurmacının, hediyelik eşya satan dükkanların olduğu ama onların bile rahatsızlık vermediği Kinkakuji’de ayıptır söylemesi iki defa yeşil çaylı dondurma yemek suretiyle 1.5 saat gezip otelimize doğru yola çıktık.
Odaya girdiğimde yatağın üstünde kahverengi, bambudan yumuşacık pijama altı ve üstü gibi bol giysiler konduğunu gördüm. ‘2 tane dondurma yedim inşallah olur üstüme’ diyerek geçirdim üstüme. Bol bile geldiğini görünce bir havaya girdim tabii. Sonradan öğrendiğime göre otelin içindeki hamama giderken giyiliyormuş bu pijamalar. Otelin içinde hamam olduğunu duyunca benim kaslarım kendiliğinden gevşedi. Kim ne yaparsa yapsın gecenin bir yarısı da olsa ben o hamama gideceğim diye kafaya koydum ve akşam yemeğine gitmek için hazırlandım.
Akşam yemeğimiz İsa’nın son akşam yemeği gibi oldu. Zira o çiğ balıkları, çatala sarılmış iki yudum makarnayı, ne idüğü belirsiz yeşillikleri geride bırakacak cinsten bir yere gittik. Işıl ışıl bir caddede, ışıl ışıl bir binanın 5. katında açık büfe olarak hazırlanmış mönüde neler yoktu ki? Normal şartlar altında açık büfeyi görünce tabağını yarın yokmuş gibi dolduran ben, hayatımda ilk defa açık büfeden 2 parça yemekle çıktım. Neden mi? Çiğ balıkların olduğu bölümü transit geçtikten sonra yan yana dizilmiş etleri görünce hah! dedim, danayı kesmişler koymuşlar, güzel. Ama İngilizce bilmez olaydım da o isimleri görmeyeydim… Izgara timsah kuyruğu, kanguru yahnisi, geyik kavurma… Yedim mi? Yemedim ama grubun ileri derece gurmeleri yemekle kalmadılar sildiler süpürdüler…
Yemek bittikten sonra gezmek isteyen gruba ‘aklım hamamda kaldı’ diyemedim ‘timsah kuyruğu yiyenlerle aynı havayı solumam’ dedim ve atladım taksiye otele döndüm. Hemen kahverengileri geçirdim üstüme gittim hamamın kapısına. Kapıyı gülmekten gözleri görünmeyen Japon abla açtı. Hamam deyince gözünüde bizim hamamlar gibi kurnalar göbektaşları canlanmasın. Termal su olan bir havuz ve havuzun içinde timsah gibi aheste aheste hareket eden kadınlar var. Ama ortam huzur dolu, dingin ve güzel kokulu. Önce İngilizce sonra da beden dilimle ‘Nasıl yapacaz şimdi peştemal mi vereceksiniz?’ dedikten sonra ablanın beni ısrarla soymak istemesini önce misafirperverce karşılasam da sonra gerildim. ‘üstüme bir şey verin de gireyim’ dememe kalmadan havuzdan Havva ana gibi çıkan iki kadını görünce, ablanın beni niye soymak istediğini anladım. Odaya dönmekle bir çılgınlık yapıp havuza girmek arasında birkaç dakika düşündükten sonra bir daha muhtemelen Japonya’da anadan doğma halde kaplıcaya giremem dedim ve üstümdekileri çıkarmamla atladım suya. Sıcak su iliklerime işlerken ve havuzun içinde herkes birbirine parkta yürür gibi selam verirken kendimi hiç bu kadar özgür, bu kadar mutlu ve bu kadar eğlenceli hissetmemiştim…



Yorumlar
Yorum Gönder