6 aylık düğün planı, 11 saatlik uçuş, 5 günlük aç kalır mıyız endişesinin yarattığı stres, düğünün bitmesiyle yerini rehavete bıraktı.. diyeceğim sanıyorsunuz ama çok yanılıyorsunuz. Damat halayını çekip Nagoya caddelerinde abiye kıyafetlerle dolaştıktan sonra istemsiz bir rahatlama oldu tabi ama grup başkanımızın ‘Sabah 9:30’da herkes otobüsteki yerini alacak!’ talimatından sonra düğün kıyafetlerini paketleme, bomba atılmış gibi olan odadaki eşyaları toparlayıp bavula yerleştirme, sabah iki tane kruvasan yiyebilme zamanını hesaplama derken ben kendimi gecenin 3’ünde pijamamı yarım yamalak giymiş halde uyurken buldum. Ancak gözünü sevdiğimin jetlagi uyuyakalma lüksü tanımadığı için sabah 6’da uyanıp 8’e kadar odanın içinde oyalandım, bavulu son kez kontrol ettim, banyodaki minik şampuanları alsam mı almasam mı diye düşünüp sonunda ayıp olur diyip bıraktım ve yemek salonunda klasik Japon kahvaltım olan iki kruvasan, bir kaşık çilek reçeli ve bir fincan kahveden oluşan kahvaltımı yapıp her şeyi doğru yapmaya çalışan bilinçli inek öğrenci gibi gidip otobüse kuruldum. Yavaş yavaş otobüse gelmeye başlayan her bir Wedding Group üyesini ‘Günaydın, 9’u 28 geçe geldim ben’ diye karşıladıktan sonra Kazu’nun ‘Haydi bakalım benim memleket Kyoto’ya gidiyoruz’ anonsuyla yola koyulduk.
Yaklaşık 2 saat 45 dakika süren yolculuğumuzda hiçbir detayı kaçırmamak için yüzümü cama yapıştırıp her şeye bakmaya çalışırken ‘Ulan acaba renk körü mü oldum ben?!!’ diye panik oldum. Arkadaş, bir yeşil düşün bir de yeşilin en az 15 tonunu düşün… Her yer yeşil, her şey yeşil… Utanmaz Japon, bina yapmamış, yeşil yapmış. Ağacı kesmemiş, dağı delip yol yapmış. Ormanı katletmemiş, köprü yapmış. Adamlar yapmış be arkadaş!
Gözlerime ve ruhuma yüklenen aşırı yeşilden bana bir ağırlık çöktü. Hiçbir şeyi kaçırmak istemeyen ben Kyoto’ya 20 km kala uyandım. Bu da beni otelde uyutmayıp yollarda uyutan beynimin bir kazığıdır.
Japonya o kadar ilginç bir ülke ki her yeni gördüğünüz şehir bir öncekinden daha güzel geliyor ama bir yandan önceki şehirleri de özlüyorsunuz. Tokyo’ya ilk ayak bastığımızda ‘Ben burada yaşarım’ demiştim. Nagoya’ya geçtiğimizde ‘Ben burada da yaşarım’ demiştim. Kyoto’ya gittiğimizde ise ‘Beni burada bırakın’ dedim. Yeşillikler arasında sakin caddeler, muhteşem Japon mimarisi, gülen insanlar, tertemiz sokaklar.. Bir insan daha ne ister ki? Ha illa eleştirmek gerekirse havası çoook fazla nemli ama o da Japonların değil atmosferin ve dimdik gelen güneş ışınlarının suçu.
Biz minibüsün arkasında Kazu’ya ‘Kyoto merkez patlıyor herkes’ demeyi öğretmeye çalışırken şoför bizi Chion-in Tapınağı’nın önüne bir getirdi ki herkes 5 saniyeliğine susup sonra ‘wooooowwwwww’ diyebildi. Kazu ‘Sadece 10 dakika gezin çünkü öğle yemeğine yetişmemiz lazım’ diyince bir koşu sağ ayakla girdik tapınağın bahçesine. Şimdi burada kimseyi dini açıdan birbirine düşürmek istemem ama tapınak dediğiniz öyle bir şey ki çok garip bir his kaplıyor içinizi. Öyle fotoğraflardan bakmakla olmuyor. Sadece gidip görenler anlayabilir ne demek istediğimi. Huzur, merak, mutluluk vs. hislerin karışımı oluyor.
Chion-in’de bir yandan zamanla yarışıp bir yandan her tarafını görmeye çalışmak ve aynı anda bunu sosyal medyada paylaşmaya çalışmak nasıl zor nasıl meşakkatli bir iş anlatamam a dostlar! İşte ben de kendim görürken insanlara da göstermek amacıyla canlı yayın başlattım. Elimde telefon, araya espriler sıkıştırarak bir yandan anlatıp diğer yandan tapınağın içine girmek için merdivenleri yavaş yavaş çıktım. Türklüğümü göstererek içeride yerlere oturmuş ayini izleyen insanları ve rahiplerin dualarını hiçe sayarak canlı yayını izleyen takipçilere ‘ohaaa ya içerinin güzelliğine bakar mısınız’ diyerek girdim içeri. Ve aynı hızda çıkarıldım.. Ciddi bir ifadeyle yanıma gelen iki görevli telefonun yasak olduğunu söyleyerek beni nazik ama aynı zamanda döver gibi bakışlarla çıkardılar. Şimdi burada olsa ceplerine sıkıştırırsın 20’şer lira ‘idare et be kardeş’ dersin. Ama Japonya’da bunu yapamıyorsun işte. Adamın cebine 1000 yen sıkıştırıp ‘hacım idare et be bak yarın öbür gün senin de bana işin düşer’ demeye çalışsan adama harakiri yaptırır kendini de hapise attırırsın.
Bu fantastik düşüncelerle telefonu dışarıda bırakıp tekrar girdim. ‘rabbim beni Japon disipliniyle sınama’ diye dua ettim ve çıktım. 9. dakikanın sonunda aklımda Japonlara rüşvet vermenin inceliklerini öğreten bir projeyle, midemde ise açlık gurultusuyla otobüse doğru koşturdum…
* 9. Bölüme nasıl güzel bir öğle yemeği yediğimizi anlatarak başlayacağım takipte kalın :)


Yorumlar
Yorum Gönder