JAPONYA GÜNLÜĞÜ BÖLÜM 7: OĞLAN BİZİM KIZ HEPTEN BİZİM!


Aile üyelerinin tanışma faslından sonra 10 dakikalık ihtiyaç molası verildi, ardından gelin ve damadın arkasında ikili olarak sıraya girdik. En son ilkokul 5’te sıraya girip hizalanmış biri olarak başta biraz bocaladım, kız tarafına doğru kaydım ama sonra gelip düzelttiler ve elinde yapraklar, başında garip materyaller olan rahip geldi bir şeyler anlatmaya başladı. Öne eğil, geriye kaykıl, başını eğ derken dua bitti ve biz birinci tapınağa doğru gelin ve damadın arkasında yürümeye başladık. Kocaman ağaçların, muhteşem zen bahçelerinin arasından ilk tapınağa girdik. Yine çok nizami bir şekilde ayakta dizildik ve tuhaf başlıklı rahibin ettiği duaların bir kelimesini dahi anlamadan beden diline odaklanarak ‘allah kabul etsin’ diyebildik. Çoğunuz Japonların dinini Budizm sanıyor olabilir. Burada şöyle ufak bir bilgilendirme yapalım Japonların yaklaşık %90’lık bir kesimi Şintoizm dinine bağlı. Kökeninde Budizm ve Şamanizm’i barındıran Şintoizm’in bir kurucusu ve peygamberi olmadığı gibi klasik anlamıyla bir kutsal metni ve dini kodeksi de yok. Şintoizm, daha ziyade ataların ruhlarıyla ilişkilendirilen tabiat üstü varlıklara veya güçlere belli ritüeller çerçevesinde tapınma, Japon geleneğine ve aileye saygı gösterme üzerine kurulu bir dini öğreti veya hayat biçimi olarak kendini gösteriyor. Şintoizm, aynı zamanda ilkel bir tabiatçılık anlayışından beslenen ve tabiatla insan arasında mevcut, görünen ve görünmeyen her türlü ilişkiye önem atfeden güçlü bir ahlâk sistemi de geliştirmiştir. İşte bu öğretiye bağlı olarak rahip yaklaşık 10 dakikalık bir duadan sonra sesinin tonunu biraz yükselterek bir şeyler söyledi ve hep beraber ‘allah kabul etsin’ anlamında iki defa alkış yaptık.  


Gelin ve damadın arkasında yeniden sıraya girip taşlıklı yolda fotoğraflarımızı çeken turistlerin ve törene katılan diğer davetlilerin arasından geçip nereye gittiğimizi bilmeden yürümeye başladık. Bizi yürüte yürüte dağa kaldırsalar ‘Şinto sizden razı olsun’ diyecek kadar teslim olmuş halde 2-3 dakikalık bir yürüyüşten sonra üstü kapalı, 3 yanı açık, yerden 6-7 basamak yüksekte, dört kişilik tahta sıralar ve masalar olan başka bir tapınağa geldik. (Tapınak diyorum ama bunların adı farklı olabilir siz anlayın) Sadece aile üyelerinin alındığı, diğer konukların aşağıda hazırlanmış sandalyelerde oturduğu bu tapınağa girerken şık kadınlar, bantlı ayakkabı giyenler ve göbekliler için ‘karizmayı çizdirmeden ayakkabı çıkarabilme’ sınavı var ki ben çok başarılı olamadım. Kafamdaki şapkamsı aksesuarı mı tutayım, yırtmacımı mı kapatayım, göbeği içime mi çekeyim, çantamı kenara mı koyayım derken ayakkabının sağ teki merdivenlerin sol başına, sol teki de merdivenlerin sağ başına uçtu gitti. Neyse efendim çıplak ayaklarla girdiğimiz tapınakta görümceliğimi göstererek gittim en ön sıraya oturdum. Herkes yerleştikten sonra gelin ve damat ellerinde kuru çiçekler, kafalarında sallanan aksesuarlarla iki hanım kızın eşliğinde yürüyerek geldi  ve arkaları bize dönük şekilde oturdular. Bir önceki tapınakta dua yapan rahip kardeş yine bir şeyler söyledikten sonra onun bir üstü olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca bir rahip geldi. Neler söylediğini bilmiyorum ama bir ara tam içim geçmek üzereyken  ‘shakuachi’ denilen uzun flüt gibi bir çalgının sesiyle ayıldım. Şimdi Japon kardeşlerim kusura bakmasın ama insanda istemsizce kahkaha atma isteği uyandıran bu aletin sesi uzaktan da yakından da hoş gelmiyor açıkçası. 


Yarım saate yakın dua, çalgı çengi seansından sonra önümüze konan sakeleri üç yudumda içerek gelin ve damadı ‘karı ve koca’ ilan ettik. Kendimi bambaşka bir geleneğin içinde kalmış halde onların geleneğine uyum mu sağlamalı yoksa ‘bizde böyle kardeşim işinize gelirse!’ diye kendi adetlerimizi mi göstermeli diye düşünerek merdivenleri yavaş yavaş indim. Buraya kadar her şey harikaydı ama uzun yırtmaçlı elbisem, kafamda şapkam ve elimde çantamla hanımefendi görüntümden sapmadan çıkardığım ayakkabıları tekrar giymem gerektiğini hatırlayınca içime öküz oturdu afedersiniz. Cami çıkışı gibi kaos olur da o arada Allah ne verdiyse eğilir giyerim diye düşündüm ama Japon insanı kaostan ne anlar?! İp gibi dizmişler o ayakkabıları! Herkes efendi gibi sıraya girince ben ne mi yaptım? İngiltere düşesi gibi gülümsememle ayakkabılarımı yavaşça eğilip elime aldım ve artık psikopatlık seviyesine dayanmış olan gülümsememi hiç bozmadan, arada fotoğrafçıya pozlar vererek tapınağın kenarındaki duvar dibine çömelip ayakkabıları geçirdim ayağıma ve görevli bir Japon hanıma ‘yenge, bizim çift nerede?’ diye sordum. Söylediğimden tek bir kelime bile anlamadan doğru cevabı verip ilerleyen kafileyi gösteren ablaya teşekkür ettim ve konuşmayı her zamanki gibi yerlere kadar eğilerek bitirdim. 


Ohhh artık yemek yeriz herhalde diyerek ilerliyordum ki kafilenin konserve sardalya gibi yan yana dizilmiş olduğunu görünce eyvah! dedim, daha yemek yok! (hayır yani yemek de belli, pişmemiş bir şeyler gelecek, ne diye yemek yemek diye sayıkladım ben de bilmiyorum) Sardalya diziliminin gelin ve damadın aile üyeleriyle birlikte çektireceği fotoğrafın hazırlığı olduğunu öğrendim ve fotoğrafçı abinin gösterdiği yerde, ikinci basamakta yerimi aldım. Lakin gelin görün ki milimetrik gözlü Japon abimiz öyle titiz ki, bir santim kaykılsam her şeyi bırakıp gelip beni düzeltip tekrar yerine dönüyor. Tam deklanşöre basacak bu sefer diğer taraftan 2 milim oynaşma olduğu için gidiyor orayı düzeltiyor. Onun bacağını düzelt, bunun dirseğini düzelt, berikinin omzunu düzelt derken fotoğrafçı abinin beyni hata vermeye başladı. Ben zaten yıkanmamış saçlarım, akmış makyajım ve ayağıma tam olarak giyemediğim ayakkabılarımla kafayı yakmışım. Ne olacaksa olsun dedim 32 dişimi göstere göstere pozumu verdim. Neticede bizim poz verip oradan çıkmamız yarım saati buldu. 


















Ben artık yemekten vazgeçmiş halde ‘hadi bakalım lunapark gibi, şimdi ne aksiyon var acaba?’ diye düşünürken görevli abla bizi ilk girdiğimiz binaya yönlendirince dünyalar benim oldu. Önce güzel bir kokteyl ile Türk ve Japon halkı kaynaştırıldı. Benim trafik lambası gibi olan yeşil şapkam nasıl dikkat çektiyse Japon hanım kızlarımız gelip benimle fotoğraf çektirmek istedi. Tabii ki kırmadım! Önce güzel bir selfie çektik sonra fıtıkları patlatana kadar eğilip selamlaştık. Açlıktan, sıcaktan ve yanlış bir şey yapıp Japonları küstürme korkusundan gerilen kaslarım kokteylde ikram ettikleri ve içinde alkol olduğunu saatler sonra Japonlarla damat halayı oynarken anladığım rengarenk içecekler sayesinde yumuşadı. 

Kokteyl salonunda yaklaşık 40 dakikalık bir kaynaşmadan sonra yavaş yavaş düğün yemeğinin olacağı salona geçilmeye başlandı. Kapıda gelin, damat ve anne babalar gelenleri karşılıyordu ki bu ilk defa Türk düğünlerine uyan bir şeydi bence. Kocaman yuvarlak masalar, ferah bir salon, huzurlu bir ambiyans ve muazzam dekore edilmiş tabaklar… Kanımdaki alkolün de etkisiyle duygusallaşarak ‘ahh canlarım masal gibi hazırlanmışlar’ dedim ve oturdum yerime. O anda önümde duran ıstakozla göz göze geldik ve beynimde gerilim filmi müziği çalmaya başladı. Kapıdan giren misafirlerin gördüğü manzara şu: yeşil şapkalı bir kız, oturduğu masada öne doğru eğilmiş önünde duran ıstakoza bir şeyler söylüyor… Ben olsam hiç oturmadan ‘allah mutlu etsin kardeşim’ der çeyreğimi takar deliye bulaşmadan toz olurdum. Ama işte Japon bunlar. Saygı bunlarda, sevgi bunlarda, hoşgörü bunlarda… Yoksa kim önünde duran tabağa ‘sen inşallah canlı değilsindir’ diyen birinin bulunduğu ortamda durmak ister ki? 



Herkes yerine oturduktan sonra ışıklar karardı. Beyaz kimonosunu kırmızıyla değiştirmiş olan gelinimiz babasının kolunda salona giriş yaptı. Ardından siyah smokiniyle annesinin ve babasının ellerini tutmuş şekilde damadımız girdi. Kendileri için önemli olan kişilerin sırayla çıkıp uzuuun uzuuun konuşmaları, fotoğrafların barkovizyonda gösterilmesi, benim ıstakozla duygusal bağ kurmam, çiğ olan hiçbir şeyi yemeyip bol bol şarap içip garsona ‘şefim sen bize pilav getir’ demem ve en sonunda Japonların ağzını açık bırakan ve ‘one, two, three, four’ diye adımları öğretip bütün salonu kaldırıp oynattığımız damat halayı… 

Düğün sonrası ‘wedding group’ olarak abiye elbiselerle kanatçıda tavuk yerken ‘ama ne oynattık Japonları be!’ diye gururlandığımız ve hiç unutamayacağımız bir anı olarak hafızalara kazındı… Çok yorulduk, çok acıktık, çok şaşırdık ama hepsinden önemlisi büyük bir aile olduğumuzu hissettik. Bizi son derece nazik karşılayan, rahat ettirmek için deli divane olan bu çılgın insanlarla tanışmaktan çok büyük mutluluk duydum. Eğilmekten patlayan bel fıtığım da ayrı memnun oldu… 
* Yazı dizisi bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Önümüzde daha Kyoto var! Takipte kalın :) 

Yorumlar