JAPONYA GÜNLÜĞÜ BÖLÜM 5: PLAYBOY TAVŞANLARI

Tokyo’dan bindik saat 4 Nagoya’da indik saat 6! Yani İstanbul’dan İzmir’e 2 saatte gittiğinizi düşünün. İşte öyle bir şey… Shinkansen denilen, benim, uçağın yerde gideni diye yorumladığım, koltukların business class koltuğu gibi rahat, yiyecek içecek servisinin çeşitli ve insanların sessiz olduğu bir tren düşünün. Hayal değil ben bindim. Saatte ortalama 320 km hızla giden bu eşsiz varlığa binerken kapı önünde yığılmıyorsunuz. Koltuklar numaralı olduğu için hangi kapıdan bineceğiniz belli oluyor. Dolayısıyla insan gibi sıraya giriyorsunuz. Tren tam saatinde (ne bir saniye erken ne bir saniye geç) geldiğinde inen insanlardan sonra efendi gibi binip koltuğunuza yerleşiyorsunuz. 



Günün yorgunluğu ve yoğun jetlag’dan mütevellit tren hareket ettikten yaklaşık 5 dakika sonra uyku moduna geçtim. Fakat uykuya geçmeden önce ’50 dakika sonra Fuji’yi göreceğiz’ diyen Kazu’yu ‘beni mutlaka uyandır!’ diye tembihlemeyi de ihmal etmedim. Yarım saatlik bir şekerlemeden sonra Fuji’yi kaçırmamak için yapıştırdım suratımı cama. Adeta ‘Hep yeşillik daima yeşillik’ sloganını kendilerine misyon edinmişler gibi yeşillikler arasında serpiştirilmiş tek katlı klasik Japon evlerinden başka bir şey görmüyorsunuz. Arada bir beton göreyim, göz zevkim bozulsun diye ümitleniyorsunuz ama olmuyor. Yeşili böyle seven, doğaya saygı duyan başka bir millet varsa gelin Japonlarla kapıştıralım. Neyse efendim, Fuji’yi göreceğimiz saat gelip çattığında büyük bir hayalkırıklığıyla arkama yaslandım çünkü hava bulutluydu. Fuji kendini naza çekiyordu ama benden kaçamayacaktı. Nagoya’ya vardığımızda hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Damat tarafı olarak otelimize adım attığımızda bizi oğlumuz Cem ve sevgili gelinimiz -ki artık kız kardeşim oldu- Midori karşıladı. 2 günde Japonya’yı ve Japonları nasıl benimsemişsem onları orada görünce sanki Türkiye’den değil de halihazırda Tokyo’da yaşayan tipler olarak Tokyo’dan gelmişiz gibi hissettim. 

Biliyorum kafanızda o soru belirdi? Acaba odalar kaçıncı katta? Ve yine Tokyo’daki otel gibi bizden akıllı mı? Nagoya’daki odamız daha mütevazı, daha bizden biri olduğu için 6. kattaydı ve Tokyo’daki oda kadar akıllı değildi. Eşit derecede akıllıydık. Tuvaletler yine ısıtmalı, yine düğmeliydi ama en azından odanın ışıklarını kendi imkanlarımızla kapatabiliyorduk. Odalarımıza yerleştikten sonra akşam gideceğimiz ve Japonya seyahatimde unutamayacağım restoranlardan biri olan Alice in Silver Screen adlı restorana gitmek için biraz süslendik ve çıktık. 

Kazu her zamanki gibi 5 dakikalık yürüyüş mesafesinde dediği restorana bizi 25 dakika yürüterek (tekerlik sandalye üstünde iki adet 85’lik tatlı ihtiyarla) yüzde 90 nemli havada makyajımızın oramıza buramıza dağılmasına sebep oldu. Ama değdi mi? Değdi! Gayet normal bir Japon restoranına girip ‘ulan yine pişmemiş bir şey getirmezler inşallah’ diyeceğimizi zannederken harikalar diyarına giriverdik. Restorana ilk giren kişi olarak beni şu şekilde düşünün; gözümün altında akmış boyalar, sırtımda terden yapışmış t-shirt, önümde tekerlekli sandalyede itelediğim babaannem, karşımda masallardan çıkmış gibi giyinmiş kafasında playboy tavşanı kulağı takan garson kız ve elimde kafama takmam için tutuşturulan tavşan kulağı… 





Koyu renklerin ve kırmızının hakim olduğu ve seksi olarak nitelendirilebilecek bir ambiyansta bizim için hazırlanmış masamıza oturduk. Fakat görevlilerin bir şartı vardı; balkabağına dönüşmemek için saat 21:30’a kadar yiyip kalkmamız istendi. Başka bir grup gelecekmiş de.. Bu adamlar böyle dakik böyle disiplinli işte! Japon’un karşısında boynumuz kıldan ince dedik ve kafalara geçirdik tavşan kulaklarını oturduk yerlerimize. 


 İtalyan ağırlıklı yemeklerin olduğunu duyunca ‘şükürler olsun’ dedim. Gel gör ki o çiğ balığı illa önden bir dayıyorlar arkadaş! Mini kabarık fantezi elbiseli, tavşan kulaklı hanım kızlarımız ne idüğü belirsiz renkli renkli içecekler getirip birden verdiler önümüze sashimileri (çiğ balık) çubuklarla beraber. Ama Türk bunu yer mi? Yemez! ‘Donatın masayı makarnayla çabuk!’ dedim. Bunun üzerine önce bruschettalar (kızarmış ekmek üzerine domates ve fesleğen) ardından da koca bir tabak domates soslu spagetti geldi. 85 yaşında iki ihtiyar, doktor, müdür, mühendis, ressam, avukat, psikolog… yaşa, cinsiyete, mesleğe bakmazsızın hepimiz o tavşan kulaklarını takıp yemeğimizi yedik. Saat 21:30 olduğunda ise kurulu saat gibi kalktık. Kulaklarımızı teslim ettik ve büyük güne dinlenmiş olarak hazırlanmak üzere otelimize doğru yola koyulduk… Altıncı bölümde düğünümüz var a dostlar! Beklemede kalın… 

Yorumlar