JAPONYA GÜNLÜĞÜ BÖLÜM 4: BALIK SEVGİSİNDEN OKYANUS KURUMUŞ BE KARDEŞİM!

Tokyo’daki ilk sabahımızda pamukların üstünde yatmış hissi veren yatağımda uyandığımda havanın aydınlık olduğunu görünce kahvaltıya geç kaldığımı düşünüp panikledim. Zira saat 8’de, Tokyo’dan Nagoya’ya bizden önce gidecek bavullarımızı teslim etmek üzere lobide olmamız gerekiyordu. Grup başkanımız biricik eniştem öyle güzel ayarlamış ki, bir sonraki gidilecek şehire bavullarımız bizden önce gidiyor, oraları kolaçan ediyor, biz de bulunduğumuz şehirde rahat rahat gezip bavullarımıza daha sonra kavuşuyoruz. Ani bir hamleyle telefonuma uzanıp baktığımda saatin daha sabahın 4’ü olduğunu gördüm! Bir dışarıdaki sabahın 8’iymiş gibi duran aydınlık havaya baktım bir telefona baktım. Gözüme mi inanayım teknolojiye mi dedim ve fırladım yataktan. O sırada gözüm yatağın yanındaki yaprak sarma hariç her türlü şeyi beceren akıllı ekrana takıldı. Saat 4’ü 6 dakika geçiyordu. Gözüme mi inanayım yoksa benden akıllı olan bu alete mi inanayım dedim ve sakinleşerek attım tekrar kendimi yatağa. 12 saat uyumuş gibi hissediyordum ama sadece 3 saat uyumuştum. Dışarıdaki şaşırtıcı aydınlığa bakıp dünyanın şeklini, Japonya’nın coğrafi konumunu, ekvatoru, paralelleri, meridyenleri düşünürken gece muhteşem gözüken Tokyo manzarasına a bir de gündüz gözüyle bakayım dedim ve fırladım yataktan. Çok fazla bina vardı. Düzeltiyorum, çok fazla gökdelen vardı ama çok ilginç bir şekilde göze hiç batmıyordu. Gökdelenler olmasa yeşil alanların tadı çıkmaz gibi tamamlayıcı bir his veriyordu insana baktıkça...




3 saat boyunca 18. kattan insanların telaşsızca ama hızlı adımlarla işe gitmelerini, araçların trafikteki muazzam düzenini izleyip acıktığımı fark ettim. Hemen giyindim ve akıllı odaya bir süreliğine veda edip restorana indim. Normal şartlar altında bizim mutfaklara ya da otel restoranlarına yaklaştıkça gelen sucuk, yumurta, kızarmış ekmek kokuları burada yerini ağır bir balık kokusuna bırakmıştı. ‘İşte şimdi ayvayı yedik…’ diyerek ve olabildiğince az nefes alarak girdim restorana. Bizim ekibi görünce acımı paylaşırım diye bir nebze rahatlarım diyordum ki bir baktım ekip komple Japon olmuş, sabahın 7’sinde balıkları, yosunları, haşlanmış pirinçleri götürüyor… İstanbul’da yediğiniz sucuklu yumurtalar rüyanızda hortlasın inşşşallaahh diyerek gördüğüm bu elim manzara karşısında dik duruşumu bozmadan beynimde çalan ‘bir başkadır benim memleketim’ şarkısı eşliğinde açık büfeye doğru yürüdüm. En baştaki büfede çiğsinden kızarmışına envai çeşit balık, yanında açık yeşilinden koyu yeşiline envai çeşit ot, yanında haşlanmış pirinç, yanında çırpılmışından tavuğun mabadından yeni çıkmışına envai çeşit yumurta ve diğer büfede kruvasan… Böğrüme taş basıp koydum tabağa 2 tane kruvasan, aldım yanına da biraz çilek reçeli, kahveyle beraber bir Fransız edasında bitirdim kahvaltımı. 



Saat 8’de bavulumu Nagoya’ya göndermek üzere teslim ettim ve gördüğüm en akıllı odayla hüzünlü bir şekilde vedalaşıp ekiple buluşmak üzere lobiye indim. Camında ‘wedding group (düğün grubu)’ yazılı minibüsümüze bindik ve İmparatorluk Sarayı’nı görmek üzere yola çıktık. Tabi şimdi saray denince benim gözümde 1020 odalı, altın varaklı, bahçesinde cami, medrese vs. bulunan, kapısında 500 asker bekleyen bir şey canlandı ama lüks bir site girişi gibi kapısında sadece iki adet askerin beklediği bol yeşillikli az betonlu bir yapı görünce imparatora içimden  ‘ya kardeşim Fatih Terim’in bile lakabı imparatorken senin evden daha görkemli evi var, sen hakiki imparatorsun bu nedir? Biraz kalıbının adamı ol yaa’ gibi bir nasihatta bulunmak geldi. İmparator efendinin sarayını görmek için daha önceden rezervasyon yaptırmamız gerektiği için sadece dışarıdan baktık. Bir iki selfie çektik ve Asakusa Tapınağı’na gidip kendimizi alışverişe vermek için aracımıza doğru yürümeye başladık. 






Asakusa Tapınağı (orjinal adıyla Senso-ji) Tokyo’nun en eski Budist tapınağı olmasıyla ve sağlı sollu uzuuuuuun ve minik dükkanlarıyla ünlü. Daha önce camiye, kiliseye ve sinagoga girmiş biri olarak ilk defa bir tapınağa girince (30 derecelik öğle sıcağına ve mahşeri kalabalığa rağmen) garip bir dinginlik kapladı içimi. Tütsü kokusundan mıdır, nemli sıcak havadan mıdır kalabalıktan mıdır nedir bilmem ama kafam bir hoş oldu ve Heidi gibi hoplaya zıplaya gezinmeye başladım dükkanların önünde. Uçakta gelirken yaptığım alışveriş listesini çıkardım çantamdan ve dükkanlardaki fiyatlara baktım. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki evet, Japonya pahalı bir ülke. (Ya zaten aynısı burada da var)  Gerekli hediyelik eşyaları ve kendim için bulduğum birkaç orjinal parçayı kaptıktan sonra Buddha’nın ruhuna el fatiha diyip çıktık tapınaktan. 






Acıkan karınlarımızı doyurmak için rehberimiz Kazuko’nun gözlerinin içine baktık bizi insanın yiyebileceği bir şeylerin olduğu yere götür diye. O da sağolsun kırmadı ‘karnınız doyacak merak etmeyin’ dedi. Tokyo Körfezi’nde inşa edilmiş yapay ada Odaiba’da ufak bir avm’ye gittik. Uzaktan bakınca bol çeşitli ve uzuuuun gözüken açık büfede yine çiğsinden kızarmışına envai çeşit balık… siz zaten devamını biliyorsunuz. Sabahki kahvaltı büfesine ek olarak tavuk, domuz, spagetti, patatesten oluşan açık büfeden tabağıma az makarna az patates biraz yeşillik alarak memleketimin yemeklerinin kulağını çınlata çınlata yedim. Şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki evet, Japonya’da öyle ya da böyle bir şekilde doyuyorsunuz. Hatta üstüne dondurma yiyip kahve bile içiyorsunuz daha ne olsun!



Tokyo’yu tam olarak keşfedemeden ama bir daha gelip görmek isteyecek kadar çok beğenmiş olarak Nagoya’ya yılın düğününe kamber olarak gitmek üzere tren istasyonuna doğru yola çıktık. Camımızda ‘wedding group’ yazısı, dilimizde balık tadı, kalbimizde temiz Tokyo caddeleriyle…

Yorumlar

Yorum Gönder