Sabah daha kargaların bile uyuduğu bir saatte, gergin bir şekilde uyandım. Aşık olsaydım midemde kelebek uçuştuğunu zannederdim ama midemde öküzler tepişiyordu resmen. Bir gece önceden bütün eşyalarım hazırdı. Bana kalan tek şey hazırlanıp bir gün önceden aradığım taksinin kapımın önüne gelmesini beklemekti. Midemdeki öküzleri yatıştırmak için duş aldım ki o gün içinde yaptığım tek doğru şey buydu sanırım. Çünkü duş almak az da olsa işe yaramış öküzler sakinleşmişti. Giyindim bavulumu ve sırt çantamı alıp evden çıktım. Taksi şoförü benden daha pimpirikliydi, zira kararlaştırdığımız saatten 10 dakika önce aşağı inmeme rağmen benden önce gelmiş bekliyordu. Adamın bu tavrı beni hem biraz rahatlattı hem de biraz daha gerdi. Enerjik bir şekilde "Günaydın!" derken eşyalarımı dikkatlice bagaja yerleştirdi. Ben de o sırada sağ arka tarafa oturdum. Son bir kez yukarı, eve doğru baktım. Bir saniye için inip, eşyalarımı da alıp "Ben gitmiyorum!" demek geldi içimden. Hareket etmeye başladıktan sonra "Artık çok geç" diye düşünüp beni bekleyen zorlu 2 saate hazırlanmaya karar verdim. Şoförün "Nasılsınız?" sorusuna "İnşallah trafik yoktur da yetişiriz." diye cevap verdim. Gerginliğimi anlamış olacak ki "Merak etmeyin yollar bomboş." dedi ve sorusuna gereken cevabı vermediğim için bozulmuş bir halde sürmeye devam etti. Arkamda kalbi kırık birini bırakmak istemediğim için "İşler nasıl?" diye sordum. Bu kadar gereksiz ve basit bir sorudan bile öylesine mutlu oldu ki "siz" diye hitap ederken "sen" diye hitap etmeye başladı; "Nasıl olsun be abla, şimdi yaz ya herkes gitti bir yerlere, anca haftasonu denize gelenleri taşıyoruz" diye yakındı. Cevap vermeme fırsat bırakmadan devam etti: "Sen tatile gidiyorsun heralde." Bu cümle bir anda kendime getirdi beni. Evet, tatile gidiyordum. Alt tarafı tatile gidiyordum. Peki ya midemdeki öküzler, evime geri dönme isteği, olağandışı bu gerginlik nedendi? Tabii ya, uçak! Son 2 senedir bünyeye virüs gibi giren uçak korkusu...Eskiden hiç korkmadığım, havadayken çok keyif aldığım o tonlarca ağırlıktaki aletten şimdi çok korkuyordum. Çevreme bu korkumu belli etmediğim için de uçakla seyahat etmeye devam ediyordum. Bu düşüncelerle yolu yarıladığımızı farkettim. Şoför bey konuyu çoktan değiştirmiş siyasete geçmişti. "Bu millet koyun ablacım vallahi koyun..." deyince midemdeki öküzleri hatırladım. Tekrar tepişmeye başlamışlardı. Bu korkunun kaynağı üzerine çok düşünmemiştim. Daha doğrusu bunun gelip geçici bir ürkme olduğunu düşünüyordum. Yolun geri kalanını kaynağı düşünerek geçirdim. Daha önce yaşadığım bir türbülans mıydı? Okuduğum kaza haberleri miydi? Yoksa eskiden yaşadığım, uçakla ilgisi olan bir kalp kırıklığı mıydı? Sanırım beynim bana bunlardan oluşan müthiş bir kokteyl hazırlamıştı. Kaynak ne olursa olsun o devasa aletin havada gidebildiği düşüncesi içimi fena ediyordu. Bu düşüncelerle ve şoför beyin dinleyemediğim muhabbetiyle havalimanına ulaştık. Eşyalarımı bagajdan indirdi ve iyi tatiller diledi. Ben ise bundan sonraki hayatım havada uçağın içinde geçecekmiş gibi düşünüyordum. Donuk bir şekilde teşekkür ettikten sonra yavaş yavaş içeri girdim. Halihazırda gergin olan bünyem her şeyi didik didik arayan güvenlik yüzünden iyice gerildi. Uçağa binme zamanı yaklaştıkça midemde tepişen öküzler yerini baş dönmesi ve bulantıya bıraktı. Detaycı ve garantici karakterim sayesinde biniş kartımı daha önce çıkarttığım için güvenlikten geçtikten sonra uçağa bineceğimiz kapının oraya gittim ve kendimi koltuklardan birine attım. Derin nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Beynimi bir şekilde en güvenli taşıtın uçak olduğuna ikna etmem gerekiyordu. Ancak tam ikna olacağı sırada içeriden bir ses "Aptal olma kızım, araba kazasında kurtulma şansın var uçak kazasında ise neredeyse hiç yok" diyordu. Tarihteki uçak kazalarını düşünürken bir yandan da bekleyenlere bakıyordum. Saat yaklaştıkça kapının önünde sıraya girmeye başlamışlardı. Yeşil şapkalı, kırmızı şortlu 40-45 yaşlarında bir adam çarptı önce gözüme. Bir sağdan bir solda eğilip uçakları görmeye çalışıyordu. Onun da benim gibi gergin olduğunu düşündüm. Sağa eğildiği sırada sırt çantası, arkasında bekleyen leopar desenli bluz giymiş kızıl saçlı, koca memeli kadına çarptı. Ani bir hamleyle arkasına dönüp pardon dedi. Kadın hiç cevap vermeden başını salladı ve arkasında omzunu tutmuş olan oğlu olduğunu zannettiğim genç adama dönüp göz kırptı. Az hasarla atlatılan çarpışma olayından sonra gözüm en öndeki adama çarptı. 1.60 boylarında, beyaz saçları, kahverengi şortu, beyaz çorapları ve kahverengi sandaletleriyle kafilenin en uyumlu insanıydı. Boynunda asılı olan fotoğraf makinesinin objektifiyle oynuyordu. Onları izlerken biraz daha sakinleştiğimi hissettim. Bıraksalar akşama kadar orada oturur insanları izlerdim. Kapıların açılıp insanların ilerlediğini farkettikten sonra öküzler yine midemde tepişmeye başladı. Ayağa kalkar kalkmaz birden vücuduma ateş bastı, nefesim daraldı, midem yeniden bulanmaya başladı. Yavaş yavaş kapıya doğru yürümeye başladım. Görevliye biniş kartımı ve kimliğimi gösterdim. Dışarıda bekleyen otobüse doğru gittim. Biner binmez yeşil şapkalı adamla gözgöze geldik. İçimde sadece 15 dakikadır tanıdığım bir yüzü görmenin garip bir ferahlığı vardı. Betim benzim atmış olacak ki 20'li yaşlarında bir genç kalktı ve yer verdi. Bir şey söyleyemeden minnetkar bir bakış atıp gülümsedim. İçimdeki ses "Buraya kadarmış kızım, bundan sonra düşecekse de zevk almaya çalışacaksın." dedi. Sakinleşmeye çalışırken gözüm leopar desenli kadına ve oğlu sandığım genç adama çarptı. Gayet yakışıklı ve güzel vücutluydu. Kadının gözü ondan başkasını görmüyordu buna rağmen yakışıklı dikkatli tavırlarla çevreyi süzüyordu. Kadın telefonu değişik açılardan kendine doğru tutup fotoğrafını çekiyordu. Son bir kez yakışıklıyla yanak yanağa fotoğraf çektikten sonra telefonu aşağıya, ayakkabılarına doğru uzattı. Benim bakışlarım da telefonla beraber kadının ayakkabılarına kaydı. Saat sabahın 8'iydi ve bu süslü kadın uçağa fosforlu pembe, 12 santimlik ince topuklu ayakkabılarla binecekti. Ben pijamayla bile uçağa binebilecekken kadının o topuklularla binmesini takdir ettim. Ayakkabıların şaşkınlığını yaşarken otobüs hareket etti. Uçağın yanına yanaştığımızda yaptığım ilk iş uçağın büyüklüğüne bakmak oldu. Neyse ki çok büyük değildi, daha rahat havalanır, daha iyi gider diye düşündüm. Genel anlamda gergin ama biraz rahatlamış olarak merdivenleri çıktım. Sabahın köründe uyanık, bakımlı ve güleryüzlü olmak zorunda olan hosteslere ruh halimi yansıtan bir ifadeyle karşılık verdim ve "Çok sallanmayız dimi?" diye sordum. "Merak etmeyin hava gayet sakin, türbülans olsa da her şey yolunda gider." cevabını aldım ve koltuğuma doğru ilerledim. Bavulumu yukarı yerleştirdim ve kendi kendime bu kadar korkmama rağmen neden inatla cam kenarına oturmaktan vazgeçmediğimi sorarak yerime oturdum. Koridordan geçenlerin yüzlerine bakmaya başladım. Hiç kimsede en ufak bir gerginlik belirtisi yoktu. Ya uykululardı ya da neşeli. Kemerimi bağlarken leopar teyze ve yakışıklının arkamdaki koltuklara yerleştiklerini gördüm. Kadın yerine geçer geçmez hostesten yastık istedi. Kulağı tırmalayan ses tonuyla gece karşı komşusundan gelen sesler yüzünden uyuyamadığını söyledi. Ben, yanıma kimin oturacağını merakla beklerken fotoğraf çeken beyazlı kahverengili adamın önümdeki koltuğa yerleşmeye çalıştığını farkettim. Oturmuştu ama bir türlü rahat pozisyonu bulamamıştı. Sağ doğru kaykıldı olmadı. Biraz aşağı doğru kaykıldı yine rahat edemedi. En sonunda dik oturmaya karar verdi. Boynundan çıkarmadığı fotoğraf makinesiyle önce uçağın içini çekti. Sonra cama döndü dışarıyı çekti. Sonra birden arkasını döndü, ben daha ne olduğunu anlamadan enerjik bir şekilde "Günaydın, gülümseyin" diyerek bizim sırayı çekti. Ben sinirlenmekle şaşkınlık arasında gidip gelirken o sanki yaptığı çok doğal bir hareketmiş gibi fotoğrafçılığa yeni başladığını bu yüzden hiç bir detayı kaçırmadan gördüğü her şeyi çektiğini söyledi. İçimden "ya sabır" diyerek kafamı cama doğrı yasladım. Cinnet geçirmeme ramak kalmış gibi hissediyordum ki sonra olanları hatırlayınca bunların çok hafif kaldığını düşündüm.
Gözlerimi kapadım ve derin nefes eşliğinde uçağın sorunsuz bir şekilde indiğini, rahat bir yolculuk geçirdiğimizi hayal etmeye başladım. Tam rahatladığım sırada sol omzuma düşen ağır bir şey ve "ay ay ay çok pardon" sesleri arasında açtım gözümü. Havalimanında sırada beklerken leoparlı kadına çarpan çanta bu sefer hedef olarak benim omzumu seçmişti. Yeşil şapkalı adam ve onun kendinden ağır sırt çantasıydı yan yana seyahat edeceğim kişi. O an için tek tesellim 1.5 saat sonra bu insanları bir daha görmeyeceğimdi. Kendime Pollyanna gibi ufak teselliler ararken uçağın motorları çalıştı ve yavaş yavaş hareket etmeye başladık. Yeşil şapkalı komşum hosteslerin oksijen maskeleriyle ilgili anlattıklarını can kulağıyla dinliyor, öndeki fotoğrafçı hosteslerin art arda fotoğraflarını çekiyor, arkamdaki leoparlı kadın ise "Bunların hepsi orospu" diyordu. Yavaş yavaş pist başına geldiğimizde midemdeki öküzler sakinleşmiş, garip bir teslimiyet duygusu kaplamıştı içimi. Sanki uçağı ben kaldıracakmışım gibi bir sorumluluk duygusuna kapıldım. Sakindim ama bütün kaslarımı sıkıyordum. Birazdan bu tonlarca ağırlıktaki çakma kuş hızlanıp havalanacaktı. Kendimi her şeye hazırlamış olarak hızlanma anını beklerken omzuma bir el dokundu. Bir hışımla dönüp baktım. Yeşil şapkalı adam meraklı gözlerle "Sence bu uçağın motorları kaç beygir?" diye sordu. Önce bana beynimin bir oyunu mu bu? diye düşündüm. Tam ağzımdan bir kaç kelime çıkacaktı ki kendi sorusunun cevabını kendi vermeye çalıştı; "Bence bir tanesi 3000 beygir vardır, ya da daha fazla. Bak bak bak şu hızı görüyor musun? Offfff harika yaa, ben sana söyliyim bir motoru en az 5000 beygir bence!" Yeşil şapkalı adamın ne dediğini idrak etmeye çalışırken birden havalandığımızı farkettim. Sanki yeşil şapkalı adam o manyakça coşkusuyla elimden tutup beni havalandırmıştı. Yukarı doğru tırmanırken korkumun, midemdeki öküzlerin, beynimden geçen uçak kazaları senaryolarının hepsi gidivermişti. Ne kadar zaman geçtiğinin farkında olmadan bir süre camdan bulutları seyrettim. Yeşil şapkalı kahraman bu sefer hostesin uzattığı yemeği vermek için omzuma dokundu. O an aç olduğumu anladım ve teşekkür ederek kutuyu aldım. Önümdeki çılgın fotoğrafçı yemeğinin fotoğrafını çekiyordu. Son bir poz çektikten sonra arkaya doğru ilerlemiş olan hostese doğru "Kızım bakar mısın bir dilim daha börek alabilir miyim?" diye bağırdı. Daha önce çok defa değişik taleplerde bulunan yolcularla karşılaştığına emin olduğum hostes büyük bir profesyonellikle "Birazdan ilgileneceğim efendim." dedi, sahte gülümsemesini eksik etmeyerek. Kutudan çıkan böreği kesmeye çalışırken birden sallantı oldu, hemen peşinden başım dönüyormuş gibi hissettim. Arkamdaki leoparlı kadının "Ayy irtifa kaybediyoruz!" dediğini duyduğumda öküzler mideme yeniden yerleşti. Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Türbülans devam ederken uçağın her yerinden çıtırtılar geliyordu. Korktuğum en sonunda başıma geldi diye dehşete kapıldığım an yeşil şapkalı kahraman bir kez daha imdadıma yetişti; "Türbülanstan uçak düşmüyor, şuraya baksana havada sallanıyoruz keyfini çıkar vuhuuuuuu!" Adamın Pollyanna gibi olan hali leoparlı kadını bile etkilemişti. Kadın kafasını aradan uzatarak "Ayy yemin ediyorum içimi rahatlattınız bu pısırık bile koluma yapıştı." diyerek yakışıklıyı yerin dibine sokuverdi. Sallantı durduğu sırada pilot anonsu duyuldu "Değerli yolcularımız kısa bir türbülans yaşadık, seyrimiz planlanan şekilde devam ediyor. Birazdan alçalmaya başlayacağız. Bodrum'da hava sıcaklığı 33 derece, orta şiddette rüzgar var. İnişte ufak türbülanslar yaşayabiliriz, korkmanıza hiç gerek yok sadece biraz komforunuz bozulabilir. Bizi seçtiğiniz için teşekkür ederiz." Önce alçalma lafını duyunca rahatladım sonra türbülans lafını duyunca tekrar panik oldum. Bu sırada hostes, önde su böreği bekleyen fotoğrafçıya olumsuz haberi vermek üzere geldi; "Efendim kusura bakmayın ama şirket kuralları gereği ekonomi sınıfı yolcularına birer paket vermek durumundayız." Hiç bir şey söylemeden cama doğru dönen fotoğrafçı bulut fotoğrafları çekmeye devam etti.
İnişe geçtiğimizi hafif baş dönmesi ve sallantıyla anlıyordum. İyice alçaldığımız halde paniğimde en ufak bir azalma yoktu. Güneş gözlüğümü taktım, gözlerimi kapadım ve sallantıyı hissetmemeye çalıştım. Bu sırada arkamdaki leoparlı kadının sesini duydum "Otele varalım, odamıza bir yerleşelim bak sana neler yapıcam aşkım..." Bu cümleyle leoparlı kadın ile yakışıklı arasındaki ilişkiyi kesin olarak anlamış oldum. Gözümü açıp ne kadar alçaldığımıza baksam mı acaba diye düşünürken yeşil şapkalı adam, yeniden omzuma dokundu; "Bodrum'a iniş hep böyle sallantılı oluyor, havada salıncakta gibiyiz ne müthiş bir duygu değil mi!" Bu adam hep böyle Pollyanna gibi mi diye düşünürken bir daha dürttü "Sen hep böyle gergin misindir?" diye sordu. Bindiğimizden beri en uzun cümleyi kurarak "Aslında pek sayılmaz ama uçaktan korkuyorum."dedim. "Hayır" dedi kesin bir dille. "Sen hep gerginsin, indikten sonra yapacağın ilk iş kendine yeşil bir şapka almak olsun." dedi. Gülümsedim, içimden "Hadi oradan" dedim. O sırada arkadan leoparlı kadının kafası uzandı. "Ayy sizi dinliyormuşum gibi oldum ama kırmızı ya da pembe şapka taksak olur mu? Ya da nar çiçeği rengi mesela, bu sene çok moda." Yeşil şapkalı adam bir guru edasıyla çok yavaş hareketle kafasını arkaya doğru çevirdi ve sert bir ses tonuyla "Hayır, yeşil olacak." dedi. "Nedir yeşili sizin için bu kadar önemli kılan?" diye sordum. İnene kadar oyalanmak için değil gerçekten merak ettiğim için sordum. Az önce leoparlı kadına takındığı yüz ifadesinden eser yoktu. Güldü ve "Sağlık" dedi. "Yeşil sağlıktır, eğer sağlıklıysan mutlusundur. Eğer mutlu değilsen ahmaksındır. Ben tam geçen sene bugün kanseri yendiğimi öğrendim. 1 senedir her gün yeşil şapka takıyorum. Sağlıklıyım, mutluyum. Bu uçağın sallanması, düşme ihtimali benim mutluluğumu bozamaz, şuraya baksana sağlıklıyım!" Son kelimeyi söylediği an hafif bir sarsıntıyla piste indiğimizi farkettim. Leoparlı kadın herkesin duyabileceği bir sesle "Ohhh çok şükür." dedi. Aynı cümleyi içimin duyacağı bir sesle ben de kendime söyledim. Yeşil şapkalı adamın son söyledikleri o kadar etkilemişti ki keşke bunları ilk bindiğimizde anlatsaydı diye düşündüm. Park alanına yanaştıktan sonra herkes ayaklandı. Yeşil şapkalı adam son kez omzuma dokundu "Dediklerimi unutma." diyerek göz kırptı, gülerek teşekkür ettim. Koridorda çıkmayı bekleyen yolcuları çeken fotoğrafçı adama poz verdim. Bavulumu aldım, bu sefer içten güldüğüne inandığım hostese teşekkür edip uçaktan çıktım. Arkamdan gelen leoparlı kadının söyledikleriyle gülüşüm kahkahaya döndü; "Ay ben niye topuklu ayakkabı giydim ki sanki?" Bu kahkahayla keyfim iyice yerine geldi ve arkama dönüp uçağa nanik yaptıktan sonra terminale doğru girdim...

Yorumlar
Yorum Gönder